Ağustos ayının son günlerini yaşıyoruz. Mevsim dönümü; gelecek yılın tatilinin düşleri ile bitmekte olan yaz tatili, okul heyecanı sarardı bir çoğumuzu bu günlerde, bağ bozumu telaşı, elmalar toplanacak, fasulyeler derilecek, cevizler çırpılacak, tarlalar sürülüp ekime hazırlanacak, kışlık yakacak tedarik edilecek, hayvanların yemi hazırlanacak, göçerler yeni yurt arayışına girecek saymakla bitmez yaz sonu telaşları. Bu yıl bu telaşlara bir yenisi eklendi: REFERANDUM.
Arabamız bozkır sıcağından Akdeniz'in nemli sıcağına doğru yol alırken biz de tüm yaz sonu telaşımızı bir yana bırakıp artık sona doğru yaklaşan referandum sürecini konuşuyorduk. Tarsus, Mersin, Gaziantep ve Hatay'da bilgilendirme toplantıları yapacaktık. Neden buna ihtiyaç duymuştuk?
Çünkü REFERANDUM bir seçim kampanyasına dönüşmüştü. Bu kampanya nasıl yürütülüyordu?
-İktidar ve muhalefet partilerinin liderleri yurdu dolaşıyor mitingler düzenliyorlardı.
-Halka iktidarı veya muhalefeti şikayet ediyor, kendilerinin ne kadar iyi işler yaptıklarını ya da yapacaklarını anlatıyorlardı. Birbirlerinin boylarıyla, soylarıyla uğraşıyordı.
-Bizler bu söylemleri dinlerken o kadar çok yoruluyor, çoğu zaman öfke duyuyorduk.
-Kafalar karışmış, anayasamızda, bize ait, biz olan temel yasamızda yapılacak değişikliğin neler olduğunu hala anlayamamıştık.
-Değişikliği hazırlayıp meclise sunan ve varlık mücadelesi haline getiren iktidar partisi bize 12 Eylül darbecilerinden hesap sorulacağını söylüyordu, toplu sözleşme hakkından söz ediyor, yargıdaki sorunların çözümleneceğinden dem vuruyor, daha özgür günlere doğru yol alacağımızdan söz ediyorlardı.
-İktidar, hazırladığı ve meclisten geçen değişikliklerin halkoylamasından da EVET yanıtı alması için her yolu deniyordu.
-Telefonlar dinleniyor, ortam dinlemeleri yapılıyor bunlar acımasız yorumlarla kamuoyu ile paylaşılıyordu.
-Yargı kararları acımasızca eleştiriliyor, kararı verenlerin neredeyse çocukluk günlerine varan araştırmalarla açıklar aranıyordu.
Biz YARSAV olarak yargı alanında getirilen düzenlemenin sakıncalarını görmüş, yapılmak istenenlerin yargının sorunlarına yanıt vermeyeceğini, aksine sorunları artıracağını, yaratılmak istenen politik yargının sakıncalarını anlatmayı görev edinmiştik. Dünya ve Avrupa Yargıçlar Birliğine üye, ülkemizin ilk ve en geniş tabanlı yargıç ve savcı derneği olarak, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünü korumayı ilke edinmiştik. Bu ilke ile bilgilendirecektik adına karar verdiğimiz halkımızı. Biliyorduk ki bilgilenmek insanı yüceleştirirdi. Yücelmeliydik hep birlikte. Kirli oyunlarla, seçim propagandaları, gerçeği yansıtmayan ilanlarla değil, hukukun gerçeği ile, Uluslararası ilkelerle, evrensel kurallarla yalan katmadan, gerçeğin ta kendisi ile bilgilenmeliydik.
Tarsus'a geldiğimizde konferans salonunu ararken guruplar halinde giden insanları takip ettik, 600 kişilik salon dolmuş, bir çok kişi ayakta dinlemişti. Mersin 1000 kişilik salon hazırlamış, salonda ayakta duracak yer kalmamıştı. Gaziantep birbaşka kucaklamıştı bizi. Asi nehri kıyısında seslendik Antakya'lılara.
Salonlarda arka sıralarda oturdum gelenleri izlemek için. Kimlerin bilgiye susadığına kimlerin gerçeğin peşinde koştuğuna baktım. Gençler doldurmuştu salonları, dilsiz ve sağırlar vardı Mersinde tercümanları ile birlikte ve salonun en genç izleyicisi Muazzez İlmiye Çığ'dı. Tarsus'ta kız çocuklarına okuma seferberliğini başlatan eğitim gönüllüsü en genç ve güzeliydi salonun. Dedesinin, babasının madalyalarını göğsüne takıp gelmişti Gaziantep'te seksenlik dede. Hatay'da 3-4 yaşındaki çocuklarıyla gelmişti anneler. Köylüsü, kentlisi, esnafı, genci, çocuğu ile görülmeye değerdi katılımcılar. Kimi kasketli, kimi başörtülü, kimi şalvarlı, kimi takım elbiseliydi. Memleketimden her türlü insan manzarası ile soluksuz dinlendi YARSAV BAŞKANI EMİNE ÜLKER TARHAN'ın 50-60 dakikalık konuşması, sıksık alkışlarla bölünerek.
Toplantı sonrası ayaküstü sohbetler, kucaklaşma, yargıçların halktan onların içinden çıkan, onların çocukları olduğu olgusu, işte birbirimize dokunacak kadar yakındık. Biz birbirimizi anlıyorduk. Irk, dil, din etnik köken gibi ayrımlar yoktu aramızda ve hep birlikte şunu algılamıştık.
-Yargının kimsenin arka bahçesi olmadığını,
-Yargıçların hiçbir iktidarın yargıcı olamayacağını,
-Bağımsızlığımız ve tarafsızlığımızın simgesi cübbelerimize sıkı sıkıya sarılacağımızı,
-Yargıçlar hükümeti geliyor çığlıklarının asılsızlığını,
-Yargıçların iktidarla sorununun olmadığını, kuvvetler ayrılığı ilkelerinin tüm kuralları ile işletilmesi gerektiğini,
-Değişiklikle yaratılmak istenen politik yargının 12 Eylül'ün mağduriyetini gidermeyeceği, aksine yeni mağdurlar yaratacağını,
-Demokrasinin siyaset alanında gerçekleştirilmediğini, halkın kendi temsilcilerini değil, liderlerin gösterdiği temsilcileri seçtiği, seçim barajları kaldırılmadan meclisin millet adına değil hükümet adına yasama faaliyetleri yürüttüğünü,
-Avrupa Birliği ve evrensel ilkelerden söz edilerek yargıya ilişkin düzenlemeler yapıldığı iddia edilirken, Avrupa'nın Adalet Bakanı ve Müsteşarın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda yer almaması gerektiği konusundaki görüş ve önerilerinin bizden gizlendiğini,
-Halkın yargıç ve savcıların yüksek kurulundan çok, iş yükü, atamalardaki gecikme, adli kolluğun kurulmaması nedeniyle soruşturma ve yargılamalardaki aksaklıklar ve diğer yargı sorunları nedeniyle geciken adaletle ilgilendiğini,
-Yargının yargıya bırakılacağı günlerin özleminde olduğunu,
-Ülkemize ve halkımıza yaraşan, cumhuriyetin temel ilkelerini koruyan, demokrasinin tüm kural ve kurumları ile işletildiği, tam bağımsız bir yargı ile donatılmış bir anayasa özlemi içinde olduğumuzu ve değişikliğin bunu asla sağlamayacağını,
Sonuç olarak yurdumuzun çeşitli il ve ilçelerinde yapılan toplantılarında adına karar verdiğimiz, birlikte adaleti aradığımız halkımızın hala yargıya güvendiğini, kendi evlatları olan yargıç ve savcılarına sahip çıktığını gördük. Üstelik ortam ve telefon dinlemeleri ile yaratılan asılsız ve kirli haberlere, yargıya dört bir yandan en yüksek sesle yapılan saldırılara rağmen gösterilen güven ve inançtan güç aldık.
Teşekkür ediyoruz.